RÜZGAR

Ahşap pencereleri olan küçük,dar bir oda da, kalabalığın tam ortasında ama birazcık yukarı da üç kat kadar falan yukarıda oturuyordu Rüzgar. Son üç dört yılını çok içerek, az yiyerek ve az uyuyarak geçirdi. Doğuştan gelen dini bağımlılıklarını bırakmış. Tek bir ülkü edinmişti yok olmak. Bunun hayatla alakası yoktu. İnsanları sevmiyordu. İçerisinde bir canavar var olduğunu düşünüyor. Bağırsa sesi hiç kesilmeyecek gibiydi. Koşsa saatlerce yorulmazdı. En izahı bile yapılamayacak konuları en güzel şekilde açıklayabileceğini düşünüyordu. Bir kadın sevmişti. Bir çok kadın sevmişti. Hepsini kendine yakın görmüş hepsini kendisinin eksik olan yanı, tamamlayıcısı olduğunu düşünmüştü. Hepsi de hüsranla bitmişti. Sonuncusu çok koymuştu ve hala acısını çekiyordu. İnsanlar neden düşündüğü kadar güzel değildi. Hepsi şerefsizdi. En saf ve temiz duygularda açıldığınız bir insan neden sizi en yakın zamanda bırakıp gidiyordu. İnsanlar neden duru bir güzellikten hoşlanmıyor. Şaşalı şeyleri seviyordu. Neden yetinemiyordu saf olanla? Neden kötüydü insanlar? Neden bu kadar kötüydüler? Neden düşüncesizdiler? Neden insanların hayatlarını birazcık dahi olsa umursamıyor, pragmatik ilişkiler kuruyorlardı. İsyanın kaynağı buydu aslında. İnsanlar ve bir iki leş kadın deneyimi. Alçakca, büyük bir rezalet kokuyordu saçları hepsinin. Birden dışarıya fırladı Rüzgar. Ayakları çıplaktı. Nereye gideceğini düşündü. Asansörü çağırdı. Yerler soğuk, ayakları temizdi. Aşağı inmeliydi. Aşağıya indi. Kapıyı açıp çıktı. Şimdi bir karar vermeliydi. Kalabalığa baktı. Tersine gitmeye başladı. Nerede bir insan bulsa yön değiştirdi. Ayağına bir şeyler batıyor, canını yakıyor. Ayakları pisleniyordu. Küçük bir park buldu. İki adet bank küçük de bir kaydırağın yanında salıncaklar vardı. Rengarekti park, hemen merdivenlerine tırmandı ve kaydırağın başına oturdu. Ceplerini yokladı. Sigarası cebindeydi. Çıkarıp bir tane yaktı. Güneş üç veya dört katlı binaların çatısına değiyordu. Hafif bir kızıllık vardı. Rüzgar, rüzgarın en ufak bir iniltisini dahi hissetmiyordu. Güneş alnına vuruyor. Yüzünü bir el gibi okşuyordu. Gözlerini kapatıp bir duman daha aldı. Yüzünü güneşin ellerine bıraktı. Gözlerini açtığında sigarası bitmiş. Güneş gitmiş. Sokaklar daha bir tenha hale gelmişti. Hava birazcık serinlemişti. Üşüyor muyum acaba? diye aklında geçirdi. Sonra vazgeçti düşünmekten. Güneş gitmişti. Parktan çıktı. İnsan gördükçe yönünü değiştirerek sahile doğru inmeye karar verdi. Kayalıkların üzerine çıktı. Uçsuz bucaksız denizi gördü. Kuvvetli bir rüzgar hissetti tişörtünün içinde dolaşan, saçları rüzgarda uçuşuyor. Burnu akıyordu. Gözleri biraz ağlamaklıydı. Kuşlara seslendi."Uçmayın ey kuşlar! Uçmayın." En diplerdeki kayalıklardan birine oturdu. Ayaklarını denize soktu. Çok soğuktu ve üşüyordu. Dalgalar ayaklarına masaj yapıyor. Rüzgar vücudunu sarıyordu. Dünya onu çok seviyordu. İnsanlar hiç sevmemişti. Ama o insanları çok sevmişti. Hepsini de çok sevmemişti. Ama bazılarını fazlasıyla iyi sevmişti. Vücudu kortizol hormonu salgılıyor. Ayakları titriyordu. Soğuktan değil stresten titriyordu. Artık dünyanın olma vakti gelmişti. Hayat kötü bir tiyatroydu. Sıkıcıydı. Kalkıp gitme cesaretini kimse gösteremiyordu sanki. Bitmesini beklemenin vakit kaybı olacağını düşünüyordu hep. Neden istediğimiz an bitmesin ki. Kendini birazcık daha denize yakınlaştırdı. Göbeğine değdiğinde su artık onun olabilirdi. Sigara içmeli miydi ki? Gerek yoktu. Biraz daha indi ve sonra kendini bıraktı. Derin suların içindeydi. Etrafı izledi saniyeler boyu. Artık deniz istemiyordu sanki onu boğuyordu. Çıkmak istedi ama denizi de çok seviyordu. Bırakıp gitmek istemedi. Çünkü başlarda ona çok iyi davranmıştı. Ayaklarını ne kadar da güzel sevmişti. Sonra bir hiçlik hakim oldu yaşantısına, gözlerini açtığında yeşil çimenler üzerinde yatıyordu. Ağzı leş gibi tada hakimdi ve sürekli tokat yiyordu. Cehenneme gitmişti sanırım. Sert bir tokat gözlerini açtırdı. "Ne yapıyorsun kardeşim?" bir yüz gördü karşında. "Neden?" cevaplayamadı. "Kendini öldürmek mi istedin? Yoksa ayağın mı kaydı?" gözlerini tekrar kapattı. Bir tokat daha geldi. Sonra bir tokat daha gelirken adamın elini havada yakaladı. "Sigaran var mı?" adam alelacele bir sigara çıkarıp uzatıp yaktı. Doğruldu Rüzgar. Dizlerini kendine çekti. Bir tükürük attı yan tarafına sigaradan bir duman çekti. "Konuşsana be adam! Dilsiz misin?" dönüp yüzüne baktı yaklaşık beş saniye veya daha fazla "Bilmem." dedi. "Neyi bilmem?" "Ne ne demek istiyorsun?" "Evin yok mu senin gel seni evine bırakayım.Çok üşümüşsün. Hasta olacaksın." yüzüne bakmaya devam etti Rüzgar. "Adın ne senin?" "Adımı ne yapacaksın. Hasta mısın kardeşim sen? Hayatını kurtardık bir teşekkür dahi etmedin. Ben seninle uğraşamayacağım. Gidiyorum." adam yürümeye başladı ürkek adımlarla. Rüzgar kendini çimenlere bıraktı. Titriyordu bu sefer soğuktan. Müthiş bir sessizlik hakimdi. Toprak için çürümek istedi. Kendini ona bıraktı. Uyumaya başladı. Annesinin üzerinde bir yorgan olarak onu ısıttığını düşündü. Uyandırılması geç olmadı. Bir zabıta başında dikilmiş." Kalk! Kalksana be!" Tutup kaldırdılar onu. Bir yere götürüldüğünü biliyordu. Ama gözlerini açmak istemedi. Bir arabaya bindirildi. Yolu düşünüyor. Gözlerini açmadan bu oyunu devam ettiriyordu. Çok üşüyordu. Bir yerde durdu araba gözlerini açtı. Bir hastanenin önünde duruyorlardı. Hemen bir sedyeye yatırıldı. Bir odaya getirildi. Ateşi ölçüldü. Kıyafetleri değiştirildi. Gözleri açık sadece bakıyordu etrafına, konuşmuyordu. Hastane sıcaktı. Hemşireler sahte bir ilgiyle yaklaşıyordu ona. Hoşuna gitmişti. Zabıta memuru doktorla içeriye geldi. "Evin yok mu senin?" konuşmadı. Doktorla şokta olup olamayacağımı tartıştılar. Doktor Rüzgarı sanki daha çok anlıyor gibiydi. "Neden konuşmuyorsun evladım?" dedi. "Tercih." diye seslendi Rüzgar. "Biraz yalnız bırakalım seni. Ama burada fazla kalamazsın ona göre" diye ekledi. "Işığı kapatın." ışık kapandı. Dizlerini kendine çekti. Yorgana sarıldı ve kendini uykuya bıraktı. Kalktığında gün ışıkları odanın içerisinde süzülüyor ve rahatsız edici bir sessizlik hakimdi odaya. Karnı çok acıkmıştı. Midesini sırtında hissediyordu. Tuvalete gitmek için doğruldu. Ayakları çok güçsüzdü. Yatağa ardından dolaba tutunmaya başladı. Birden kapı açıldı ve içeriye hemşire girdi. "İyi uyudun mu bari?" "Açım." "Bekle" deyip çıktı odadan hemşire. Geri geldiğinde tuvaletteydi Rüzgar. Oturmuş bekliyordu. Sıçacak kadar bile kuvveti olduğunu düşünmüyordu. Pipisi ufacık bir şey gibiydi. Acır gözlerle ona baktı. Zar zor bir şeyler yaptı, temizlendi ve çıktı. Yatağa uzandı. Hemşire çorba getirmişti. Yemek masasını önüne çekti. "Yiyebilecek kadar kuvvetim yok. Yardım eder misiniz?" "Tabiki." Hemşire yedirmeye başladıkça kendine geliyordu. Müthiş bir iştahı vardı. Yedikçe iyileşiyordu. Yedi ve kafasını yastığa dayadı. "Afiyet olsun." deyip saçlarını okşadı Hemşire. Arkasını dönüp giderken "Adınız ne?" diye seslendi. Hemşire kafasını çevirip gülümsedi. "İyi dinlen." deyip çıktı kapıdan. Sinirlenmişti. Sonra boş vermesi gerektiğini düşündü ve bir uyku çekti. Uyandığında doktor başındaydı. "Uyandın mı oğlum" diye eslendi. "Evet efendim." "Evin nerede senin?" "Mülksüzüm efendim." "Seni burada daha fazla tutamayız." "Anlıyorum efendim." "Kıyafetlerini yıkatıp kuruttuk. Üzerinde bir kimlik vs. bir şey bulamadık. Bu yüzden polis abilerin birazdan gelip seni sorguya çekecekler. Kim olduğunu biliyormusun?" "Tamamiyle değil efendim." "Adını biliyor musun?" "Adımı, soyadımı, TC kimlik numaramı biliyorum." "Yeterli o zaman. Sen burada bekle birazdan polis abilerini içeriye alacağız. Tamam mı oğlum?" "Tamam efendim."

0 yorum:

Yorum Gönder

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Multimedia Updates

Teşekkürler

Bizi takip edin.