Gezinin 3. Yılı ve Değişmekte Olan Tarihsel Sınıflar

Merhabalar,

Çok uzun zamanlar öncesi yazdığım yazılara göz atma fırsatım oldu şu kısa geçmiş zamanda ve farkına vardığım bir çok şeyi aktarmak istiyorum size. Aslında yazıların büyük çoğunluğunda ne kadar cesur olduğumu gördüm ve şaşkınlığımı gizleyemedim. Çünkü hemen hemen yüzeysel kalabilecek bilgilerle çok önemli davalar hakkında yazma cesaretim birazcık daha utanma duygusuna sürükledi beni. Tabii ki sonra bunları düzeltmek için yeni yazılar yazma isteğiyle beraber fark ettim ki insan ne kadar geliştirirse kendisini bilgisi yüzeysel kalacaktır. Doğru bilgiye ulaşmanın bir ölçüsü yok. Zaman ve mekan değiştikçe bilgilerinde sürekli olarak kendisini revize etme ihtiyacı doğuyor.

Bu yazıya başlamamın en önemli nedeni, benim özeleştirimi yapmam değildi. Biliyorsunuz ki dün gezinin üçüncü yılıydı ve insanlar yine sahip oldukları özgürlüklerin kısıtlanmasını engellemek adına meydanlara döküldüler. Yine ne kadar özgür olduklarını, iktidar organlarına gösterme ihtiyacı içinde olduklarını hatırladılar. Aslında günümüz Türkiye'sinde bu endişelerin artık çok olağan hale gelmesi ve neredeyse insanların yaşam biçimi haline dönüşmüş bir kavganın yansıması olduğunu tarif etmek mümkün.

Gezinin tanımını yapmam gerekirse en başa insanların özgürlük kavgaları haline gelmiş yaşam pratiklerinin en kuvvetli gövde gösterisi olduğunu anlatabilirim. Gezinin öneminin, klasik Marksist mücadele yöntemi olan işçi sınıfı hareketlerinin ve yeni toplumsal hareketlerin bir başarısızlığı ışığında bir başka alternatif hayali canlandırabilmesiyle doğru orantılı olduğunu düşünüyorum. Çünkü işçi hareketleri ilk zamanlarda ciddi sorunlar yaratabiliyordu otoriteye. Toplu iş bırakmalar üretim sürecini sekteye uğrattığında işverenler mecburi bir takım reformlara başvuruyordu. Aynı zamanda işveren yerine bir siyasi otoriteler de memleketin en önemli gerçekliği kabul edilen ekonomik dengeler ışığında boyun eğmeye mahkum kalıyorlardı. Yeni toplumsal hareketler dediğimiz, Feminizm, Veganizm, LGBT hakları savunucuları gibi marjinal diye maskelendirilen akımlar ise büyük halk desteklerini hiç bir zaman arkalarına alarak bu tür hareketleri neticelendirecek kadar büyütme potansiyeline sahip olamadılar. Aynı zamanda bu yeni toplumsal mücadele kollarının birey hakları üzerine yoğunlaşmış olduğu gözlemlenmiş olup, toplumsal bir çıkar meselesi olduğuna hiç kimseyi ikna edememektedir. Klasik sol söylemin eleştirisi ile burjuva ve işçinin bir ortak meseleyi savunamayacak olması savı da bu kitlelerin desteklerini iyice kısıtlar duruma gelmiştir.

İşçi sınıfı mücadelesi çok eski bir geleneksel mücadele olduğundan kapitalizminde zaman içerisinde en büyük önlemleri bu mücadele yöntemi üzerinde yoğunlaştırdığını ve ona göre şekil aldığını düşünebilirsiniz. Bir çok ülke  belirli bir işsizlik kotasını sabit tutarak, dışarıda hazır iş gücünün olduğu tehdidi ile işçiyi işveren boyunduruğu altına soktuğunu, belirli yasalar ile sabit olsa da pratikte iş bırakma eylemlerinin ne denli zor koşullara sahip olduğunu unutmamak gerek. Buradan anlaşılacağı üzere Gezi Direnişi olarak adlandırılan bu hareket asla ve asla bir direniş sembolü değildir. Direnen kapitalizmin kendisidir. Direnen kesim karşı tarafın boyunduruğu altında şekilden şekle girerek mevcudiyet hesabı yapan bir kesimdir. Bu nedenle ancak ve ancak hayatın diyalektiğinin ters istikametine süren araçlar, bu yolun direnişçileri olabilirler.

Peki eğer Gezi bir işçi sınıfı hareketi yada yeni toplumsal hareketlerden oluşan bileşke ise bu topluluğun ortak payda da buluştuğu mesele nedir? "Özgürlük." Evet benim cevabım bu. Çok yakın zamanda Sayın Niyazı Berkes'in "Türkiye'de Çağdaşlaşma." kitabını okuma fırsatım oldu. Gerçekten bir başyapıt olduğu kanaatimdeyim. Orada en çok ilgimi çeken kısımlardan birinin ve kitabın sonradan da araştırdığım üzere en tartışmalı kısımının olduğunu öğrendiğim kısmından biraz bahsetmek istiyorum.

Kitapta Niyazi Berkes, sekülerleşme ile çağdaşlaşmayı eşit birer terim olarak kullanıyor ve insanların özgürlük kavgasını çok güzel bir şekilde betimliyor: "Kutsallaşmış gelenek boyunduruğundan kurtulma sorunu." Bütün Orta doğu ve Avrupa büyük ayaklanmalarının hepsinde bu temel kavganın ana mesele haline geldiğini görüyoruz. İnsanlar artık maddi koşulları nedeniyle ayaklanmıyor. Maddi koşullar değil artık özgürlük tutkusu milyonları sokağa döküyor. Bir tarihsel yorumdan arakladığım bir deyimle "Tarih tekerrür etmiyor. Siyaset tekerrür ediyor.". Buradan çıkarılacak bir çözüm yolu kalıyor elimizde. Laik devlet ve seküler toplum uyumu ancak insanların birbirlerini kendileri gibi yaşamalarını istediği için öldürmelerine engel olabilir.

Muhafazakar olarak adlandırılan kesim aynı zamanda muhafaza etme isteğiyle sınırlı kalan bir kesim değildir. Muhafazakar kesim günümüz şartlarında doğru olduğuna inandığı gerçekleri, bir diğer bireyinde yaşaması hayali ile yanıp kavrulan bir canlı çeşidine dönüşmüştür. Nasıl ki hiç bir rasyonel gerekçeye dayanmadan ırkçı hareketler ile insanlar birbirini katletmişse, muhafazakar insan zihniyeti de kendisi gibi yaşamayan kesimlere karşı en hafif tabirle ayrımcı yaklaşımlarda bulunabilen bir yapıdadır. Gerçekten bu işin en asgari biçimi ayrımcılık olarak sahaya yansır. Biraz radikalleştikçe insan kendi hayalini kurduğu insanlık tarihine, ahiret yaşamı seçeneği cebinde olmasına rağmen sahip olmak için kolayca şiddete başvurabilir. Kendi ahlak normlarına dahi ters düşecek şekilde bu hasret için yalan bile söyleyebilir. Meselesini, dini ilkelerinin de üstünde tutarak bu mücadeleye destek verebilir. Hoşgörü ve saygı temeline dayalı olduğu iddia edilen bu dinlerin aynı zamanda tarihin en saygısız ve hoşgörüsüz yıkıcı gücü olduğu gerçeği ise tarihin en acımasız çelişkisi olarak önümüzde duruyor.

Gezi gerçekten diğer insanların cinsel organlarının ne yaptığı ile ilgilenmeyen bir otoriteye hasret, en başta özel hayata saygı söylemiyle yola çıkıyor. George Orwell'ın o ünlü romanında olduğu gibi "Üreten ve üreyen bireyler olduktan sonra gerisinin ne olduğuyla ilgilenmeyen yapının..." daha da üzerinde ilgi odakları olan bir devlet yapısı insana bu huzursuzluğu fazlasıyla hissettiriyor. Gezi burada iki zihniyetin savaşını gözler önüne çıkarıyor. "Herkes istediği gibi yaşasın." ile "Herkes benim gibi yaşasın." iç çekişinin vücut bulmasıyla önemli hale geliyor. Tarihe artık bu iki sınıf çatışması şekil verecek.

0 yorum:

Yorum Gönder

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Multimedia Updates

Teşekkürler

Bizi takip edin.